•  

    İki İnsan, İki Veda

     

     

    Bir ay içinde ikinci gidişimdi Zincirlikuyu’ya. İlki hiç görmediğim, tanımadığım deli kız Defne Joy içindi. Çok mutsuzdum, sanki yıllardır tanıyordum.

     

    Camianın her cenazesinde olduğu gibi, birbirini uzun zamandır görmeyenlerin donmuş ifadelerle birbirlerine sarılmalarına ben de dahil oluverdim. Yaşlı gözler, sararmış suratlar, şaşkın, sağına soluna bakan ve gerçeklikle yüzleşmiş gençler, üzüntüyle zaten harmanlanmış tecrübeli büyükler…

     

     Kim olursanız olsun, geleceğiniz yer burası diyor imam.  Yahu tamam bunu biliyoruz hocam, niye gözümüze baka baka tekrarlıyorsun diyorum gözlerimle, anlamıyor tabi. O rutine bağlamış mevzuyu, İstanbul’da müşterisi çok ya.

     

    Bu tür cenazelerde müşterisi çok olan ve mevzuyu rutine bağlayan başkaları da vardır:

     

    Sevgili basın mensupları!

     

    Sen bambaşka bir duyguyla ordasın. Herkes kederlidir ama aralarında gülüşebilen sadece onlardır. Sen tam derinlere dalmışken, cep telefonları bangır bangır çalabilir.

     

    Çünkü onlar iş için ordadır.

     

    Üzülmek ve namaza durmak zorunda da değildirler. Haklı gerekçeleri vardır belki ama çok önemli bir olgu vardır insana ve insanlığa dair:

     

    SAYGI.

    Naçizane, bu tür özel durumlarda icra edilmesi mecburi bir eylemdir.

     

    Hoca sordu, olanı olmayanı helal ettiler haklarını. Defne’ yi defnetmeye geçtiğimizde neredeyse mezarının içinde bile bir kamera vardı. Ünlü görmeye gelen zavallılar kadar basitti iyi görüntü alma çabaları. Zira mezarlığın eski sakinlerini çiğneyerek rahatsız etmelerine bile kimse bir şey diyemedi.

     

    Rahmetli Gürdal Tosun’un cenazesinde de aynı sahneler yaşanmış, artık sabrı taşan Zeki Alasya delirmiş, “Evladım daha neyini çekiyorsunuz yahu?” diye bağırıp, mezar başından tüm kameramanları kovmuştu. Onu hatırladım. Dalmışım. Kendime geldim, daha da üzüldüm. Sinirlendim. Duamı okuyup kaçtım o keşmekeşten. Ulan dedim, insanın son hakkı olan, ölme hakkına bu kadar tecavüz edilir mi? Bir sıradan vatandaş kadar olamayacak mıyız?  Biz de mi böyle gömüleceğiz?

     

    Söylendim, dertleştim dostlarla. Bir iki haftaya ön bellekten silindi gündem kalaba olunca. Bir de nankör kodlanmışız, her şeyi unutuyoruz. Geçen uyumaya hazırlanırken, bir maille doluverdi gözlerim. Türk sinema ve televizyonlarının en önemli isimlerinden biri, en kıdemli ses mühendisi, dublaj denince akla gelen ilk yönetmen, güzel insan Erkan Esenboğa’yı kaybettik diyordu. Hani bazı insanların hiç ölmeyeceğini düşünürsünüz ya, Erkan ağabey de tam o adamdı işte. Ağzım açık kalakaldım.  

     

    İlk dublajımı onunla yapmıştım hiç unutmam. Stüdyo kalabalıktı. Doğru tonlayamadığım ve başıma bela olan bir repliğime takılıp kaldım. Bir de herkes yardım edeyim derken iyice mal etti beni. Alt üst olduğumu anlayan Erkan ağabey “Tamam Umut, oldu” deyip, diğer sahnelere geçti. Bitince hep beraber çıktık ama o sessizce beni çağırttı ve içeri alıp telkin etti. “Herkes konuşunca kafan karıştı, sen de haklısın” dedi. Bu küçük konuşmanın ardından, tekrarsız bir kerede lafı benden doğru bir şekilde aldı. Ama o aldı. Bunu ancak onun gibi bir usta yapardı. Ben bugün oynadığım işlerin dublajını doğru yapabiliyorsam, bu Erkan Esenboğa sayesinde olmuştur.

     

    Babacan haller onu düşündüğünüzde sıradan bir tavır olarak kalırdı. Kocaman bir adamdı ve ona ne zaman kahkaha attırsam küçük bir çocuk gibi mutlu olurdum. Anılarını anlatsın diye fırsat kollardım. Şimdi kendisi, buruk bir tebessüme zorla hapsettiğimiz güzel bir anı oluverdi.

     

    Uykusuz, kasvetli, buz gibi bir gün.

     

    Derin bir nefes.

     

    Yine aynı cami.

     

    Helal ettik haklarımızı. Yine imamla göz gözeyim, yine hiç takmıyor. Hepiniz geleceksiniz falan. Etrafıma baktım ustalar, vefalı birkaç oyuncu, dublajcıların büyük bir kısmı ve eşi Nursan abla. Sarıldım, öptüm, ağladık. Huzurlu bir cenazeydi, Erkan ağabeyin farkı, belki ruhlarımıza gönderdiği sessiz bir vasiyetti bu.

     

    Cenazenin sonuna kadar kaldım. Tanıyan tanımayan herkes birbirimize sarıldık. Vedalaştık. Yalnız bir gariplik vardı… Durdum… Etrafıma baktım. Bir eksik var. Nedir?

     

    Aaa ? Bir baktım bir tane bile kamera yok! Fotoğraf makinesi yok! Sevgili basın mensupları yok!

     

    Çark ettim. Bu kadar önemli bir şahsiyetin cenazesini kimse merak etmez mi diye? Bir sürü ünlü isim vardı? Hatta milletvekili bile gördüm bir ara. Neden ilgi yoktu ki?

     

    Oysa Erkan Esenboğa, çıraklık yaşından itibaren disiplini, ahlakı, örnek insan tavrıyla sektörün en meşhur isimlerinden biriydi. Kendi köşesinde sessizce işini yapıp, güzel anılar bırakarak sessizce veda etti bize. Ardından olanları görse Defne de bunu çok isterdi eminim. Benim anlatmak istediklerimi,  o çılgın hallerinin arasında küçücük bir ciddiyetle dile getirmişti zaten:

     

     “Meşhurdum, şimdi popüler oldum”.

     

    Keşke olmasaydın.

     

     

     

    Umut Oguz -  Mart 2011 / İstanbul